..




Yaşamınızda öz güven ile ego arasındaki farkı oluşturan hangi özelliklerinizdir ?

Yazar Rumuzu: civciv1032
Eser Sıra Numarası: 170217eser28


                                                                  SİYAHIN İÇİNDEKİ BEYAZ
    
  Düşünmek. Sorgulamak. Ego ve özgüven kavramlarının farkını anlayabilmek için hayat boyu yapılması gereken iki önemli eylem.  Düşünmekten ve sorgulamaktan uzak olan birinin bunların ayırımını yapabilmesi mümkün değil bana kalırsa. Benim ayırımını yapabilmemi de tamamen bunlara dayanarak savunuyorum.
     
  Bu iki kavramın derinlerine indiğimizde ‘’okuma’’ eylemiyle karşılaşırız çünkü okumak düşünmeye yönlendirir ve insan düşündüğü zaman sorgular. Okuyan insanları diğerlerinden ayıran en önemli özellik ise önce sorgulamaya kendisinden başlamasıdır. Ego sahibi bir kişi ise asla sorgulamaz kendini, en doğrusunu bildiğini ve asla yanılmayacağını düşünür. Bilginin neredeyse her saniye farklı boyutlar kazandığı bir dünyada kendine bu denli güvenmek gereksizdir bence. Ancak kendine hiç güvenmeden yaşamakta eksik bırakır insanı. Mesela ben çekinmeden söylerim kendime güvendiğimi çünkü yaptıklarım sonucunda kendime güvenmeye, kendimi takdir etmeye de hakkım olduğuna inanırım. Ben bunu özgüven olarak adlandırıyorum. Bu kavramlar birbirleriyle tamamen zıtken aynı zamanda iç içeler aslında. Gece ve gündüz gibi. Bu zıtlıkla birlikte gelen beraberlik de bakış açılarına göre değişmelerine sebebiyet veriyor. 

  Örneğin benim bu kompozisyonu yazmam bile farklı açılarda yorumlanabilir. Yani egomu özgüven sanarak farklarını bildiğimi savunuyor da olabilirim, gerçekten ayırımlarının farkında olarak bunu dile getirmek istediğimden de yazıyor olabilirim. Aralarında kocaman uçurum olan ama o uçuruma ufacık bir hareketle düşebilecek kadar ince çizgilerden meydana gelen kavramlar. Hatta farklarını anlamak bazen o kadar güç oluyor ki egomuzda boğulacakken bile fark etmeyebiliyoruz yanlışımızı. Benim ilk fark edişim de okumak yani kitaplar ile oldu. Öncülerinden biri de Stefan Zweig ve Franz Kafka idi. “Küçüklerin büyüklük taslaması kadar tehlikeli bir şey yoktur.”   Stefan Zweig tek cümleyle beni saatlerce düşündürmüştü. Hiçbir şey yapmadan sadece düşünülebileceğini öğrendim. Sonra kendi yaptıklarımı düşündüm, yaptığım şey de iyi hatta en iyi olmak beni yüceltiyordu ancak bunu insanların gözüne sokmakta beni bir o kadar yerin dibine indiriyordu. Sonra çevremi gözlemlemeye başladım. Kendisiyle durmadan övünen veya hiçbir yanlışı olmadığını düşünen insanlara rastladıkça bu iki kavram arasındaki başta göremediğim uçurumu gördüm. İyi bir şey yapıp kendime sakladığımda bunun çok daha değerli olduğunu fark ettim. Eskiden içinde bulunduğum her konuda en yüksekte, en iyi olabilmeyi isterdim. Ama artık yükseğe çıkabilmenin önce dibe batarak olacağına inanıyorum. Bunları fark etmek tabi ki en yükseklere getirmedi beni. Muhtemelen de en yüksekte olamayacağım, çünkü en üst noktada olabilmek için her konuda tatmin olmak gerek ve ben hiçbir zaman tamamen tatmin olmayacağım. İşte bu siyahın içinde ki beyaz olacak bana. Her zaman canlı kalmamı sağlayan, beni sorgulamaya ve düşünmeye iten bu tatminsizlik olacak. Ego ve özgüven arasında ki ince çizgiden hiç ayrılmamam böyle mümkün olabilecek. Okumak dışında bu kavramları ayırabilmemde bana fayda sağlayan diğer şeylerde sosyal hayatım ve kişiliğim. Hiçbir zaman koşulların beni içinde bulundurduğu durumlarla ve ortamlarla yetinmedim. Beni mutlu eden şeyler yapmak ve çevremde de böyle insanlar bulundurmak istedim. Hep sosyal olarak kendimi geliştirmeye çalıştım. 

  Ailemin böyle bir beklentisi olmasa da para kazanmak için uğraştığımda oldu. Bunu yapma amacım yapmaktan en keyif aldığım dans için kendi emeklerimle bir şeyler başarabilmekti. Hazıra konmaktansa kendim çabalamak istedim çünkü insan kendi uğraştığı ve zorluğunu kendisi gördüğü zaman yaptığı şeyin değerini daha iyi anlayabiliyor bence. Bu şekilde de yeni çevreler edindim ve farklı farklı simalar tanıma fırsatı buldum.  Tabii bazen çok dik yokuşlar çıktı karşıma. Ama karşılaştığım her zorluk yeni bir deneyim oldu bana, gereksiz egodan gerekli olan özgüvene geçişimi de yaşarken sevmediğim ama belki de hayatıma en büyük katkısı olan zorluklara borçluyum. Ne kadar dik olsa da o yokuşlara tırmanma cesareti göstermemiz gerektiğini gördüm. Hatta yokuşu tırmanmış olsak bile hala tırmanan birinden yeni şeyler öğrenebileceğimizi unutmamak gerektiğini anladım.  “Öğrenmenin sınırı yoktur bu yüzden hiçbir şey bilmiyormuşuz gibi yaşamak gerekir” ve “Sonucu iyi ya da kötü çaba sarf ettiğim her konuda kendimle gurur duyuyorum” cümlelerini de hayatımın ortasına yerleştirdim. Bana göre her şey ölçüsü bilindiğinde güzeldir. Bu kavramlarda bunun en güzel iki örneği.

  “Hayatıma beyaz bir sayfa çektim” gibi laflara asla inanmadım. Çünkü sabahına uyanabildiğimiz her gün bomboş, bembeyaz bir sayfadır aslında. Fark etmemiz gereken onları nasıl dolduracağımızdır. Sadece kendimiz ile doldurmak, kendi yaptıklarımızla övünmek hayatı yalnız bitirmekten başka bir şey kazandırmaz bize. Aynı zamanda kendimize hiç güvenmemek, isteyip cesaret etmemekte bu sayfaların bomboş kalmasına sebep olur. Tüm bu günler ömrümüzün sonunda bir kitap olur, işte ben de her sabah kendime bu kitabın yazarının da oyuncusunun da ben olduğumu hatırlatıyorum. Ego veya özgüven nasıl adlandırırsınız bilmiyorum ancak ben kendimi; yeni deneyimlere cesaret edebilecek kadar cesur aynı zamanda hiç deneyimi olmayan bir bebek gibi güvensiz hissediyorum.