..




Yaşamınızda öz güven ile ego arasındaki farkı oluşturan hangi özelliklerinizdir ?

Yazar Rumuzu: mirhat1995
Eser Sıra Numarası: 170217eser11


                                                                      KÜLLERDEKİ HAYAT
   
  Hiç aynaya baktığınızda neyle karşı karşıya olduğunuz hakkında fikir yürütemediğiniz oldu mu? Bilimin anlam düşmanı, genelleyici tanımlarına sığmayacak kadar geniş insanın sadece bir yansımayla kendisi hakkında doğru izlenimler elde edebilmesi beklenemezdi. İçinde bulunduğum durumları değerlendirdiğimde hem kendimi tanıyabilmek hem de edindiğim izlenimleri anlatabilmek için bu dünyanın yetersiz olduğuna karar verdim. Işığını merakımla canlı tuttuğum lüks lambamı kavrayıp kişiliğimin en karanlık dehlizlerine, en ıssız koruluklarına, en derin kanyonlarına doğru tehlikeli bir maceraya atıldım. Gördüklerimi unuturum kaygısıyla her gün yazıyorum. Belki asıl gerçekliğin muhtevasını oluşturduğu cam şişeye yerleştirdiğim yazılarımı küçük refakatçisiyle beraber içinde yüzdüğü ruh denizimden çekip çıkartabilecek delici bakışlar parlar kalbimde. Kim bilir?
   
  Burası çok soğuk! Farklı duyguların havada çarpışmasından doğmuş çalkantılı atmosferin insanın mukayese yeteneğini sınayan oyunları yetmiyormuş gibi her taraf zifiri karanlık. İyi ki lambayı yanıma almışım. Gördüğüm ayrıntıları mümkün olduğunca atlamamaya çalışırken buz dağının altında donup kalmamak için hızımı da muhafaza etmem gerektiğinin farkındayım. Son derece durgun bir yapıya sahip olmasına rağmen lambanın ışığında aniden beliren sürprizlerle beni daima şaşırtmayı başarmış kişiliğimi tasvir etmeliyim. Sanırım zaman ve mekân mefhumu tanımayan ve insan beynini durmaksızın meşgul eden soruyla başlamak, ona hak ettiği değeri vermek olacaktır. Evet! Ben yapana kadar imkânsız gözüyle bakılan faaliyetlerin başarı duvarımda yer etmesini sağlayan öz güvenimle sonu gelmeyen antrenmanlarda verdiğim emeğin karşılığını almak için her şeyimi ortaya koyarak koştuğum düzlükte ansızın ayağıma takılan bir taşı andıran egomun, bulundukları ortak habitat olan ruhumda birbirlerinden ayırt edilebilecek indikatörleri tanımam lazım. Ancak iç dünyamın acımasız rüzgârlarında sönüp gitmemesi için keşfetme arzusuyla koruma altına aldığım lambamın cılız ışığı, henüz derinleri görmeye kifayet etmeyecek kadar tecrübesiz gözlerim için fazla zayıf kalıyordu. Ben de lüks lambamı düşünmeksizin yere çaldım. Zifirî karanlığın düşmanı alevler, kısa bir süre içerisinde soyut deney’imi gerçekleştirdiğim laboratuvar olan Araf’ımı sararken aydınlanan objelerin dans eden gölgelerinden doğan manzarayı daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Kelimeler kifayetsiz…

  Zemini kızıl korlarla kaplı bir kazan görüyorum. Tuhaf… Ateşi cılız olmasına rağmen sahip olduğu potansiyel sıcaklığın boyutlarını ölçebilecek bir değer olmadığını hissediyorum. Kazanın ateşi, meydana gelen hava akımının etkisiyle birdenbire güçlenip her şeyi yakıp yok edebilecek bir kapasiteye sahip oluyor. Öz güvenim ruh ateşimi harlamıştı anlaşılan. Şimdi, karmaşık duyguların azgın dalgalar suretinde düşünce sahillerimi dövmesiyle açığa çıkan köpüklerden ibaret egomun korların üzerine damlayarak ruh ateşimi nasıl söndürmeye çalıştığına şahit oluyorum. Peki, bu yaptığım gözlemlerde iki gücün gerçek hayattaki gibi birbirlerine yakın durmayıp bana gerek yapı gerekse insan ruhuna muameleleri bakımından son derece zıt gelmelerini sağlayan neydi? Dikkatli baktığımda bu özelliğimin geçmişin ve geleceğin birbirlerine dönüşürlerken oluşturdukları, yoğun miktarda enerji barındıran bir döngüden ibaret olan düşünme tarzım olduğunun farkına vardım. Bu noktaya gelene kadar vücudunu kaybetmiş bir gölgeden ibaret beni, bütün çıplaklığıyla zihnime defalarca teşhir eden geçmişimin bilge fısıltıları, kulağıma ürpertici bir rüzgâr eşliğinde çalınırken, büyük hayallerin ve epik marşların muhtevasını oluşturduğu geleceğimin gaza getirici haykırışları da peşimi bırakmıyordu. Geleceğimin şekillenmesinde en büyük rolü oynayan öz güvenim doğrultusunda elde ettiğim başarıların grafiğini çıkardığımda sıfırdan başlayıp zirveye doğru yükselen değerlerde belirgin seviyede istikrar bozucu dalgalanmalar görülüyordu ki bunlar ruhuma sinsice sirayet eden egomdan başka bir şey değildi. “Geçmişin öğretileri sandıklarımız aslın da geleceğin fısıltılarıdır!” sözünü baz alarak inşa ettiğim düşünme mekanizmam sayesinde dalgalanmaları kontrol edebiliyorum.
   
  Bunun dışında kaleme almaya değer bulduğum özelliklerimden bir tanesi ise efkârlı bir sis tabakası eşliğinde durmaksızın dolaşan duygularım olsa gerek. Adına öz güven dedikleri silahın tetiğini çektiğimde yaşanabilecek geri tepmelerden ibaret egomu en aza indiren, ihanetle kirletilmemiş saf duygulardan bahsediyorum. Temelleri acıyla sağlamlaştırılırken arzuyla yüceltilerek fezada sessiz çığlıklar atmasına izin verilmiş yapayalnız duygular…Yokluğunda; engebeli arazilerde taşınırken yağı dökülen bir kandilden, hayatta kalmak için sarf ettiği her çabada ayrı bir insanlık vasfından feragat eden yolunu kaybetmiş bedeviden, sahip olduğu tek cevheri dipsiz bir kuyuya düşüren sefilden farksız olacağım, beni ben yapan yegâne sermayem…
   
  Ölüm rüzgârlarının, kalbimin en soteli köşelerine, en derin kanyonlarına ve en sessiz koruluklarına kadar yayılmış, boyun eğmez alevlerin; ruh hâlimi, pişirmeye hazır bir demir kıvamına getiren yangınını söndürmekte aciz kalmasıyla ısınıyor dünyam. Ufukların kızıllığında kaybolan gözlerim buğulanıyor ve anlıyorum ki önünü görememek için sarhoş olmaya gerek yokmuş. Usta bir sanatkârın, içinizdeki cevheri dövmek için körüğü harlaması yeterliymiş âlemi inletecek naralar atıp dengesizleşmenize. Varoluşlarından beri birbirine karışabilmeleriyle kâinata nam salmış öz güveni ve karanlık ikizi olan egoyu gereksiz nezakete başvurmaksızın, çalışması sırasında bünyenize sıçrayabilecek kıvılcımlardan çekinmeksizin, artıksız olarak birbirinden ayırabilecek sanatkârın, aynı zamanda duygularımın da efendisi olması benim şanslı bir insan olduğumu gösterir ki bu da size ulaştıracağım son özelliğimdir.
  
  Ruh denizimde kâh azgın bir dalganın şehvetli vuruşuyla kâh obur bir girdabın ölümcül akımıyla yok oluşun eşiğinden dönen yazılarımın, yeni şeyler keşfetmek arzusuyla küreklere asılan bir maceraperestin heyecanla titreyen ellerine takılana kadar yüzmesi gerekiyor. Sadece yüzmesi… Yapayalnız… Bir kül gibiyim! Oluşma sebebim güneşin sıcaklığıdır. Havayla temas ettiğimde ise hızla soğurum ve rüzgârlarda ışığımı kesik kesik yakarak savrulurum. Çünkü bu bir yazarın kalemiyle satırlar arasındaki amansız düelloda sergilediği sanat, acıların konserinde birbirleriyle uyum içerisinde çalınan melodilere hükmeden assolistin gerdiği kanat ve zihnimin; saf gerçekliği dile getirmek için varoluşla yok oluş arasında mahsur kaldığı küllerdeki hayat…