..




Yaşamınızda öz güven ile ego arasındaki farkı oluşturan hangi özelliklerinizdir ?

Yazar Rumuzu: oltan4407
Eser Sıra Numarası: 170209eser05

                                                             BEN Mİ? SEN Mİ? BİZ Mİ?

   Ego, en çok bilinen tanımı ile S. Freud isimli düşünürün insan tutum ve davranışını, duygusunu onun tarihi ile birlikte ele aldığı kuramında kullandığı bir terimdir. İnsan ruhsallığında üç temel yapının yer aldığını söyleyen S. Freud bunları;

1.  İd (Alt Benlik)
2.  Ego(Benlik)
3.  Süper ego(Üst Benlik)   olarak adlandırır.  

Üçünün iç içe geçmiş, ayrı bir yapı değerinde olduğunu söylerken bunu “Ruhsal Aygıt” olarak adlandırır. İç içe geçmiş olduğuna göre ruhsal aygıt dendiğinde alt benlik, benlik, üst benlik ayrı ayrı anlaşılmaz. Üçünün birbirine karışmış olduğu anlaşılır.

Bu üç yapı hareketlidir. Her birinin birbirinden farklı işlevleri vardır. Söz konusu yapıların kendi işlevlerinin yanı sıra birbirleri ile ilişkileri ve bu ilişkilerin barındırdığı çelişkiler, kişinin –o kişiye özgü- tutum, duygu ve davranışına yansır.

  Kompozisyon için esas alınan konu başlığına bakıldığında ego sözcüğünün S. Freud kuramında, kuramın açıklayıcısı bir terim olarak ele alınmadığı anlaşılmaktadır. Şöyle ki; benci olmak, bencillik sözcükleri çoğu kez yabancı bir sözcük olan ego sözcüğü ile karşılanır. Fakat bu pek de sağlıklı bir sözcük kullanımı olmaz. Bu sebeple yazımda ego sözcüğü yerine bencil sözcüğünü kullanacağım.
Bencillik, kişinin kendi çıkarını bütünüyle öne alması; başka insanlarla bu çıkarı odağında iletişim kurmasıdır. Bu özellikte bir insanın öngörüde bulunması olanaksızdır. Öngörü, olasılıkların belirli koşullarda nasıl şekilleneceği konusunda düşünüp taşınma ve insanın davranışlarını buna bakarak ayarlamasına yardım eder. Öngörüsü olan insan bekleyebilir; ön görüsü olan insan beklenti ve niyetlerini beklerken değiştirebilir. Çünkü öngörü süreci beraberinde gözlem sürecini de getirmektedir. Dolayısıyla kişi gözlem sürecinde ulaştıklarıyla beklenti ve niyetlerine yeniden biçim verebilmektedir. Bencil kişi ise ne öngörüde bulunmakta ne de gözlem yapabilmektedir. Gözlem yapamaz; bakışının tamamı dışa değil kendi içine çevrilmiştir. Öngörüde bulunmaz; sürekli kendinden kendine baktığı için dış dünyaya dair bir çıkarım yapamaz.  Hep kendi içinde baktığı için zaman kavramına sahip değildir. Oysa dış dünya nesneldir. Zaman kavramı insanın kendini var hissetmesine katkı sağlar. Oysa iç dünyada (öznellik) zaman kavramı yoktur. Bencil kişi ne istiyorsa anında olsun diyendir. Bu nedenle çevresinde tuhaf, çirkin algılanır. Onu dışarıda bırakan bir diğer özelliği öğrenmeyi reddetmesi, çıkarı ile bağlantı kurmadığı sürece herhangi bir şeyi merak etmemesidir.

Bencillik insan iletişimini yok sayan bir özelliğe sahiptir. İnsan ilişkisi bir tür alışveriştir. İnsan bir gezegen gibidir. Hem başka gezegenlerle alışverişi vardır hem de kendi içinde hareketlidir. İç ve dış hareketlilik bir anlamıyla kesilmeden akan bir veri alışverişi demektir. Bencil kişi içindeki hareketliliği durdurmuş; yalnızca çıkarına odaklamış üstelik dışarıdan veri kabulüne olanak tanımayan bir haldedir. Bencil kişiyi acınacak ölçüde gülünç kılan özelliklerden biri de budur. Bencil, acınası ve gülünesi niteliklidir. Ancak bencil insanlarla karşılaştığımızda ne acır ne de gülmeye kalkarız. Çünkü bunun bencil insana yararı olmaz, bizim için de zaman kaybıdır. Alma-verme tutumunu insanlar arası ilişkilerde olması gereken dengenin ana unsuru diye göremeyen bencil bir kişi hangi zamanda ve ne ölçüde bir insan ilişkisi içinde olabilecektir?

  Bencil olmayan insan; kendini bilen insandır. Seçimlerinde ve davranışlarında etraflıca düşünebilendir. Kendini paylaşım ve aktarım dolaylarından soyutlamayandır. Türdeşlerinin de kendisi gibi var olduğunu sürekli olarak irdeleyendir. Ve türdeşlerinin varlıklarına saygı duyandır.
Bu özelliklere sahip insan “ben varım” diyebilen insandır. Varlığına karşı ödev ve sorumluluklarını yerine getirirken başka insanlarla ilişkiyi göz ardı etmeyen bir dikkate sahiptir.  Bu dikkati sayesinde kişi hem öznel dünyasını hem de çevresindeki nesnel dünyayı gözlemleyen, gözlemlerini bitiştirdiği için olasılıkları doğru hesap eden insandır. Öngörüsü gerçekçidir. Önsezisi yüksektir.
Böylesi bir sağlamlık ne ile sağlanır? Varlığını zenginleştirmeyi becerebilen insan, andığımız sağlamlığa ulaşabilen insandır. Kendi sınırlarını tanımlarken kendi eylemlerinin yoğunluğunu, yönünü, devam süresini ve sonuçlarını öngörebilen insandır. Kendi eyleminin sonuçlarını öngörebilmesi demek sorumluluğunu da üstlenebilmesi demektir. İşte insanın öz güvenini tarif eden nitelik budur. Öz güven kişinin kendi varlığını doğru biçimde algılayıp doğru olanı eylemesi ile sınırlı değildir.

İnsanı insan kılan başlıca özelliği toplum adı verilen mucizeyi gerçekleştirmiş olmasıdır. İnsan doğduğu andan başlayarak ebeveynleri aracılığıyla aslında toplum içinde yer almaya başlamıştır.  Belirli bir olgunluğa eriştiğinde de bir başına topluma karışmak zorundadır. Toplum, ona katılan bireyleriyle kalıcılık kazanır. Toplumun kalıcılık kazanmasında anahtar nitelikli tanım, öz güven taşıyan bireylerin topluma katılmalarıdır.     

  Bencillik toplumsal doku çarklarının işleyişini bozar. Çarkların arasına çomak sokar. Bencil kişi kendi çıkarlarından vazgeçemez. Bir uyum içinde olmayı kabul etmez. Öncelikli olarak kendi çıkarları vardır, gerisi lüzumsuzdur. Oysa toplumsallık, insanın başkalarının çıkarı için de görev alabilmesi ve o doğrultuda davranabilmesidir. Kant’ın “ödev ahlâkı” ismini verdiği öğretide olduğu gibi bu ve buna benzer davranışlar topluluk için bir zorunluluk değil, ödevdir fakat topluluk içinde birbiriyle uyumlu yaşamak durumunda olan-ve bunun farkında olan- insanoğlu bu ödevi kendisine zorunlu kılmıştır. Hayvan topluluğu ile insan toplumu arasındaki en temel fark budur. Bu fark nedeniyle insan toplumlarında değer, ilke ve ödev kavramları vardır. Toplumsal olabilmek bir insanın diğer insanlar için birtakım eylemleri yapmasını da gerektirir. Bu eylemler, öncelikli olarak karşı tarafın çıkarlarını gözetebilir. Topluluk içinde yaşamaya hazır insanoğlu bunu benimsemiştir. Kendisiyle barışık, öz güven taşıyan insan toplumsal olabilendir. Oysa bencil öyle mi?

Çok eski bir öykü vardır. Öyküde ölen bir adam öte dünyada günah ve sevaplarının tartılmasından sonra ya cennete ya da cehenneme gidecektir. Öykü bu ya; tartıda ölen adamın günahları ve sevapları eşit ağırlıkta çıkmıştır. Seçimi ona bırakırlar. O da seçim yapmadan önce iki tarafı da görmek ister. Önce üzerinde Cehennem yazılı kapıyı açar. Bir de ne görsün; uzun bir yemek masası. Masada yok yok. Ancak çevresindeki insanlar ağlaşıyor. Neden diye anlamaya çalışırken her birinin elinde sapı bir metreyi aşan uzunluktaki kaşıkları görüyor. Kaşıklarını dolduruyorlar ama ağızlarına götüremiyorlar. Onları acıları ve gözyaşları içinde bırakıp üzerinde Cennet yazılı kapıya yöneliyor. Aynı manzara; zengin bir sofra, uzun kaşıklar. Yine insanlar. Ancak bu insanlar mutlu. Karınlarını doyururken gülüp eğleşiyorlar. Nasıl mı? Kişi yanındakine hangisinden istersin diye sorarak kaşığı doldurup onun ağzına götürüyor. Karşılığında o da aynısını yaparak berikini doyuruyor. En temel fark, cehennemde olanların ille de besleneceğim diyerek kendisini açlığa tutsak etmesi; cennettekilerinse bir başkasını besleyerek kendisini besleyebileceğini keşfetmesidir.

  Yaşanmışlıklar sürekli bir biçimde hayata aktarılır. “Tecrübeyle sabit” diye yorumladığımız değerlendirmeler, köklü bir geçmişe sahiptir. Bu öykü, sözünü ettiğime bir örnektir. Sizlere tecrübeyle sabit olan bir şey daha söyleyeyim; bütün bunların da ötesinde insan, karşısındakini koşulsuz sevebilmeyi öğrendiğinde, ben merkezinden kurtulabilir. Ve öz güveni olan insan zaten sevmeyi bilen insandır. Bencil olmayalım, insan olalım ve en önemlisi hem insanı hem de insanın dışındaki her şeyi sevelim!