..




Yaşamınızda öz güven ile ego arasındaki farkı oluşturan hangi özelliklerinizdir ?

Yazar Rumuzu: özgür1616
Eser Sıra Numarası: 170215eser01


                                                              SON ÜÇ YAPRAK: BEN, BİZ, BİR


                                  “Fakat yedinci benlik her şeyin ardındaki hiçliğe bakarak gözlemeyi sürdürdü.”
                                                                                                                                      Halil Cibran

     Her şey hiçbir şeydir. Hiçbir şey her şeydir. Özümüzde birliğin mayasını barındıran bizler ne zaman ki ego ile onu sarmalarız, kendimizi her şeyin mutlak sahibi ilan ederiz, o zaman içimizi yitiririz. Frida Kahlo’nun sinekkuşlarını boyayan paletin öğretisi şudur: “Hiçbir şey mutlak değildir. Her şey devreder…” O hâlde neye yarar içi boş hükümdarlığımız? Padişahların taç giyme törenleri neye yarar? Neye yarar kalburüstü alevlenen hiçliğimizde başı dik duran bir buğday tanesi olmamız? İçi boş kovalara aldırış etmez sayısız kum tanelerini yutan umman. Biz kum tanelerine benzeriz. İşte budur unutulan… Onlar gibi yandık, ufalandık, taneciklere ayrıldık fakat “devlik” veba salgını hipofiz bezlerinin önderliğinde göğsü kabaran çağımızın….
    
  Özümüz topraktır. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz. Bir eğreltiotunun yaşatkan sinir sistemine can veren yeşil, yaşamanın ve ölümün sırlarına maliktir. Ego-eko çatışması tabiatın içimizdeki beldelere su taşıyan ellerinin nasırlarıdır. 5000 yıl öncesinden günümüze uzanan kutsal lotus çiçeğini incelediğimiz takdirde nefse ve tevazuya, tekliğe ve birliğe, ben ve bize dair pek çok mananın özümüze doğru aktığını idrak ederiz. On iki taç yapraktan oluşan lotus çiçeği kutsal sayılmıştır. Bu yüceltme, insanın “Ben!” diye haykırışına benzemektedir. İnsan “Ben!”diye haykırdıkça arşa çıkan jenga kulesinin temelinde duran dikdörtgen tahtayı çektiğinin bilincinde olmaz, yüksek makamlardaki gökdelenler alçak ruhunun başını döndürür. Oysaki Hermepolis’te açan dev lotus çiçeğinin ilk olarak,  Nun’un başlangıçta var olan sularından doğduğuna inanılır. Nun bir yaratıcı olarak suyun elçisidir. Fuzuli’nin su kasidesindeki ulvi seslenişten içimizdeki dağlarda yankılanan, Hellen  Keller’ın parmak uçlarında her şeyin başı olarak kast edilen  mucizenin, “su”yun. Su ve Nun birbirine bağlıdır. Nun’u hem bir harf hem bir sözcük oluşuyla değerlendirdiğimiz takdirde ene’nin- yani “ben” in, nahnüde, yani “biz”de yanarak kendini, “birliği” yarattığını görürüz.  Bizde bir efervesan tablet gibi erirken “ben” Freud’un ego, süper ego ve ID çemberleri üzerine düşünebiliriz. Bu çemberler esasında bir tabağa içli köfte koyan bir gün kadının tombul ellerinde iç içe geçen altın bileziklere benzer. Hep iç içedir.  İç içeliğin bir olması adına Nun’ a seslenmekse Asi Nehri kıyısındaki sazlıklardan toplanıp ney olmak uğruna yanan kamış misali… Genelde hırsla ekilen on iki yapraklı lotus çiçeği “ben” kavramının erimesine müsaade etmez. Sebebi hırstır bunun… Hörgücündeki depoyla yetinmeyip Harese otlarını yiyen bir deve gibi çölde, kendi kendini öldüren kanayan çenesinde. Haris gibi, en hırslısı meleklerin ve sonra bir iblise dönüşen şeytanı zincirlerin…  Miyazaki’nin Ruhların Kaçışı eserinde; asıl yaygın olanın kibir, oburluk ve ego olduğunu gören Chiriro gibi hissediyorum bunları düşündükçe…
    
  Peki henüz yaygınlaşmamış olan nedir? O bulunmaz Hint kumaşımız, yorulmaz saklambacımız? On üç yapraklı lotus çiçeğidir. O çok nadirdir.  O, bahtsızlık getiren bir çirkeflik olarak addedilse dahi, hor görülse dahi, hakikat onun esas “öz” olduğudur.- Hiç düşündünüz mü on iki uğurlu sayıyken, on üç neden uğursuzdur? Belki de cevap, on ikiden sonrasını saymaktan korkuyor oluşumuzdur.- Koyu renkli, kılçıklı, çamurlu sularda yetişir ve gün ışığının bereketi ile çiçeklerini büyütür. Tertemizdir.  Üzerinde ne toz, ne is tutar. Bedeninde bir çivi yatağı bulunur, Bonn Üniversitesi’nin yaptığı bir açıklamada belirtilmiştir ki yağmuru içinde taşıyan lotus, kirli bölgeyi bu çivi yataklarında hapsettiği suyla arındırır. Bu çiviler karşısında toz zerreciklerinin hiç şansı yoktur, delice bir kudretle sallanırlar ve yere düşerler.  Pislikten gelendir lotus, sütten çıkmış ak kaşık değildir ancak böylelikle ruhani arınmanın, temizliğin sembolüdür! Mevlana’nın şu sözünü hatırlayın; “Sütten çıkan her kaşık aktır. Önemli olan çıktığın sütü ak bırakmaktır.” Mısır hiyerogliflerinde, papirüslerde baş gösteren saf, beyaz lotuslar  nurun bir ifadesidir. Mavi lotuslar gökyüzünün büyüleyici özgürlüğünü kanatlandırır. Perslerden alınan, Helenistik dönemin cümbüşü pembe lotuslar ise bebek yanaklarını hatırlatır.
    
  Lotus, ab-ı hayatı ve ölümün zehrini içinde taşır. On iki yapraklı lotus çiçeğinin kibrinin himayesinde bitki,geceleri kapanıp sualtına batar. Egoyu takip edenler bataklıkta çürürler. On üç yapraklı lotus çiçeği ise, bu bitkinin gündüzleri  su üstüne çıkıp yeniden çiçek açma halidir. Yeniden doğuşun özüdür içimizde açan limon ağaçları bahçesi misali diridir, iridir… Özüne güvenen kişi Tanrı Nefertem’in başında taşıdığı, Kleopatra’nın  her gün içinde banyo yaptığı, Yeni Krallık resimlerinde boyanan lotuslara benzer. Yükseldikçe alçalmasına rağmen “Yukarı” Mısır’ın sembolüdür onlar. Horus’un dört oğlu onun ilminde oturur. İnek kulaklı tanrıça Hathor o lotuslara sarıldığı için kendini kötülüklerden korur. Mimaride, duvardaki fresklerde,  Amon’a sunulan buketlerde, Palmet-rumî-lotus motiflerindeki detaylarda,  çatıları destekleyen lotus demeti şeklindeki sütunlarda, pişmiş topraklarda, mavi tapınaklarda ve metallerde cana can veren onlardır. Öz güven sahipleridir. Madalyonun ters yüzündeyse egoistler yer alır. Osiris kültü ile yakından ilişkilidir onlar. Pişmemiş bisküvi suratlı riyayla bakışır dururlar. Ölüler Kitabı’nda “kendini lotusa dönüştürmek” ten söz edilir. Ancak öldükten sonra değil, yaşarken yapılmalıdır bu. Bir zamanın “yüksek” birikimi gibi görünen papirüs yaprakları, “Aşağı” Mısır’ın sembolüne dönüşmüştür geçen saniyelerin ardından!
  
  Lotus ve papirüs “birlikte” dir.  Bu her iki toprağın ayrılmazlığını, bölünemezliğini açığa vurur. Dualite gibi… Rahman ve kahredici sıfatlarının tek bir güçte toplanması gibi… Orfales halkına seslenen nebi, neşenin peçesine sarılmış kederden bir başkası olmadığını haykırır! Bu sebeple Batı Cenneti’nde açan altuni lotuslar Doğu’daki taç yapraklıları denli üryandır. “Senle ben doğu batı ama Dünya yuvarlak!” diyebilmektir işin özü…  Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği isimli unutulmaz eserinde Yahuda’nın ve İsa’nın, iyi ve kötünün yüzü aynıdır. Aslı  Erdoğan’ın Kabuk Adamı’nın söylediği gibi “ancak bir katil bir gün peygamber olabilir.” Cennetin arka bahçesidir cehennem… Özümüzün kuş bakışı mesafesidir egomuz. Egoist olabilecekken öz güvenli olmayı seçersek gerçek erdemliler oluruz. 

  Jean Paul Sartre felsefesinin ana taşını oluştururuz: “Her seçiş bir vazgeçiştir!”  Öz güveni seçip egomuzdan vazgeçelim. ABD’li filozof Manly P. Hall ne güzel der: "Mikroskop insana önemini gösterdi; teleskop da önemsizliğini..."  Bu iki icadın da görüş açısını bilmeli ufkumuz, bir vitraylı pencereden bakmalıyız ona. Karanlık çöktüğünde ışığı yitirmemek adına…