..




Yaşamınızda öz güven ile ego arasındaki farkı oluşturan hangi özelliklerinizdir ?

Yazar Rumuzu: peetasever2011
Eser Sıra Numarası: 161213eser05


                                                     EGON OLMADAN SEMAYA YÜKSEL

    Egomla özgüvenimi ayıran öyle bir çizgi var ki; somutsal olarak bakıldığında ince bir ayrıntıymış gibi gözükse de soyutsal açıdan bakıldığında farkların en büyüğünü yaratan bir durum oluşmaktadır. Öz güvenim, adı üstünde “özüme” güvenmemle birlikte ortaya çıkan bir kavramdır.

Amacım; kendimle yalnız kaldığım zamanlar hedefimin ucunu kaçırmamak için varoluşuma telkinde bulunmakken, ego kısmına geldiğimde ise insan yokluğu yaşamadığım zamanlarda kendimi daha iyi olduğuma emin oldurtmak amacıyla doğurduğum öz güven fazlalığıdır. Evet, öz güven fazlalığı dedim. Bunu hemen küçük bir örnekle açıklayayım. Bir düşünün, diyelim ki kek yapacaksınız. Kabarıklığının iyi olması, lezzetinin tam kıvamını bulmak gibi unsurları malzeme ölçeklerini doğru ayarladığınız zaman elde edersiniz, öyle değil mi? İşte anlatmak istediğim de buydu, öz güven yeteneğinizi sadece ve sadece kendi benliğinize ispatlama durumudur fakat bunu fazla kaçırırsanız, her güzel şeyin abartıldığında silikleşmesi olayında meydana geldiği gibi, siz de tarihin tozlu sayfalarına karışırsınız. Ayrıca bu olay artık ego adı altında sınıflandırılmaya başlar.

Ego ve öz güvenim arasındaki farklılığı hangi özelliğimle yendiğime gelirsek, buna en büyük cevabım konunun başında da değindiğim gibi yalnızlık olurdu. İnsanın doğasında ne kadar çok konuşmak varsa o kadar çok da yalnızlık vardır. Çünkü bir insan başkalarına fırsat vermeyip genel anlamda sadece kendini savunmak için konuşursa, karşısındaki ya da çevresindeki kişinin söz hakkını da tüketmiş olur. Darwin’in "Doğal Seçilim" varyasyonu gibi bir olaydır bu. Ortama ayak uyduran bireyin türü nasıl kuşaktan kuşağa aktarılıyor ve diğer türler yok olmaya mahkûm kalıyorsa, çok konuşan kişi de haklı ya da haksız kazançta bulunup diğerinin düşüncesini hür bir şekilde dile getirmesini bitirmiş olur. Şahsen okumanın ve yazmanın derin sularında yüzmeyi seven ve üstümdeki suların havluyla kurutulmasına izin vermeyen bir yapıya sahibim. Bu yüzden yazarken ya da sadece hayal dünyama geçiş yapmak istediğimde, yalnız kalmak isterim. Arka planda açtığım müzik sesini işitmek ve düşüncelerimin çarklarına oturduğu anda çıkardığı o tatmin edici his, yalnızlığımın ruhunu toprağa gömüp tekrar filizlenmesiyle bir olur. Çünkü yalnızlıktır beni öz güvenli olmaya iten, kalabalıktır beni benim bile tanımayacağım şekilde değiştiren.

İnsanoğlu en çok bilinmeyenden korkar demiş Dumbledore. Aslında ne tesadüftür ki çevrede insana zarar vermek isteyen toplum, yine insandır. Bu bağlam arasında ortaya öyle bir his çıkar ki, aslında yapılan bütün kötülüklerin babası bu duygudur. Babası acizlik, annesi intikam olan duygu. Zaaflarımız bize karşı kullanıldığında can yakar, perişan eder. Bu yüzden, savunma mekanizmamız sayesinde gerçekleri saklarız. Özgüvenle ego kavramlarını karıştıran dik omuzların altında yatan tek şey, kendine güvenmeye ihtiyacı olan skolyoz hastası bir bireydir aslında. Çünkü omuzlarını dik tutamaz istese de, hastalık bir pençe misali tutuyordur yüreğini. Dik olmak isteyen eğik omuzlar...
Bazen öyle çaresizliğe düştüğüm anlar oluyor ki, korkuyorum. Savunmaya geçip kendimi koruma kalkanının içine almaya çalışırken, egomu kullanıyorum. Bu yazıyı yazarken anladığım en büyük gerçek de, egoyla öz güvenin ne demek olduğunu çok iyi bildiğim halde onlara gerekli değeri veremediğim oldu. Kendimi ispatladığımı zannederken en büyük çaresizliği, egoyu, ön plana atıyormuşum.

Öz güven top olup gole dönüşmek için ayağımın ucunda beklerken büyük bir hızla vurdum topa. Ama isabet ettirdiğim yer kale değil, taç bölgesiydi. Oyuna dahil olup tekrar deneme şansım olduğu zaman hayatım kılavuzluk edip gerçeği gösterdi. Ego sirenleri her yanımda çalıyordu. İşte bu yüzden değersizdi ego. Utanmadan kendini her yerde cesurca gösterirken, en büyük korkaklığı yapıyordu halbuki. Belki de öz güven, aradan kendini gösteren sinsi bir yılan olduğu için daha değerli ve daha duygusaldı.

Önemli olanın bilmemek değil öğrenmemek olduğunu kendi kendime ispatladığım zaman egomdan da vazgeçtim. Geriye bir oyun hamuru gibi özgürce şekillendirebileceğim öz güvenim ve ben kalmıştık. İlk başta büyük bir dikkatle özümü arşınladım. Kristof Kolomb gibi önümde duran koskocaman kıtayı fark edememek tarzında bir hataya düşmek istemiyordum. Bu yüzden Amerika Vespucci oldum ve keşfettiğim yerin ismini hemen belirledim. “Öz güven.” Mevlâna Celâlettin Rumi’nin yüzyıllar boyunca dilden dile taşınan sözü gibi “Ne olursam olup yine de geldim.” Çünkü asıl iş egonun ne kadar yüksek olduğu değil, topluma kattığın insanlığının ne kadar kıymetli olduğudur.

   Öz güvenli olmanın diğer yarısı da herkesle barışık olabilmektir. Belki de bu özelliğimden dolayı ayırabiliyorum bu iki kavramı. “Kuş konduğu dalın kırılmasından korkmaz. Çünkü güvendiği şey kendi kanatlarıdır.” anonimine karşılık ben de “Yaprak sonbahardan korkmaz. Çünkü kendisinden sonraki gelecek kuşağın neler yaratabileceğine engel olmak istemez.” diyerek kendi sözümü ortaya koyuyor ve bol öz güvenli günler diliyorum.