..




Yaşamınızda öz güven ile ego arasındaki farkı oluşturan hangi özelliklerinizdir ?


Yazar Rumuzu: umutkar3461
Eser Sıra Numarası: 170217eser21


                                                               (ÖZ)GÜR OLMAK
       
  Bugünün haftanın hangi gününe denk geldiği yahut akrep ve yelkovanın tam 12’de buluşup buluşmadığı hakkında hiçbir fikre sahip değilim. Meçhule sürükleniyorum, içinden çıkılamaz bir meçhule… Sürüklendiğim her saniye eksiliyorum. Umudumdan, sevgimden, en çok da (öz)güvenimden eksiliyorum. Sürüklendikçe geçmişin hayal kırıklıklarıyla yüzleşiyorum. Kendimi bile egomla kandırdığım geçmişe hesap veriyorum. Kırdığım kalpleri onaramıyorum, paramparça ediyorum. Kötüye doğru çırpınırken geçmek bilmeyen o zamanı yapmak istediklerimle değerlendiriyorum. Kapatıyorum gözlerimi. Kürk Mantolu Madonna’yla tanışıyorum, hoşbeş ediyoruz. Geceleyin baykuş oluyorum ötüşlere küssem de. Geceyi tüm çıplaklığıyla seyrediyorum. Koca bir okyanusun ufuk çizgisine değiyor parmaklarım, hissedebiliyorum. Geriye son bir dileğim kalıyor. “Olmayacak işte.” diyorum. Umuda güvenim kalmadı, kendime güvenim zaten hiç kalmadı. Şu koca okyanus içinde sürüklendikçe döküldü özgüvenim, geçmişim özgüven kırıntılarıyla doldu. Belki durum farklı olsaydı, geçmişimde kalan o özgüven kırıntılarını takip eden birileri, beni bulabilirdi fakat şimdi bu koca okyanusun içinde ben misali geçmişim de dağılmıştı.
       
  Şimdi o özgüven kırıntılarının kırılışını gözlerimin önünden alamıyorum. Onlar gibi ben de kırıldım her an. Onların iki misli kırıldım ama… Kırıldığımdan çok kırdım ben. Kırdığım yerden kırıldım zaten!
       
  Son dileğim, Simurg Efsanesinin Zümrüd-ü Anka kuşu olabilmekti. Kanatlarımda biriktirdiğim hislerimden doğabilmekti ama doğmak için ölmek gerek yahut hiç doğmamış olmak. Bense hala yaşıyorum. Düşe kalka ama yaşıyorum. Attığım her adımda tökezliyorum, düştüğüm her anda kalkmamaya karar versem dahi kararımın zıddını uyguluyorum. Kendimi hayal dünyasına monte etmişim sanki; çünkü,  gerçek dünyadan dışlandım ben. Gerçek dünyanın sahte bir karakterine dönüştüm. Siyaha bürünmüş ruhum, dünyayı siyaha boyayacakken şiddetli bir rüzgarın tesiriyle uzaklara sürüklendim. Kim olduğumu unuttum bir süre, belki de hiç unutmadım ve kendimi kandırdım. Bak, geçmişimde kalan umutlarım ağlıyor ardımda. Haykırışları sen de hissedebiliyor musun? Susmuyorlar. Onları kurtarmak uğruna canımı dahi koyarım ortaya ama benim canım da değerini yitirdi artık. Bu yüzden artık değer verdiğim hiçbir şeyi “canım” diye sevemiyorum. Benim ömrüm yaşarken bitti. Daha güz gelmeden, daha sevmeyi ve sevilmeyi öğrenemeden, daha yeterince kitap okumadan, “Uzun Hikaye”yi bitiremeden, Kız Kulesi ve Galata’nın kavuştuğunu göremeden… Tüm hayallerim avuç içlerimden sıyrılıp birer birer suya düştü. Geçenlerde o suyun buharlaştığını duydum, hayallerim de buhar olmuştu. Buhar olan hayallerin peşinden koşulur mu? Koşsam buhar olur muyum ben de? Biçareyim, bir çare arıyorum. Beni içine çeken her çukurdan kaçıyorum. Ruhumu yalayan yalnızlığın uçurmaya çalıştığı taraflara bakmıyorum bile. İsyan etmeyeceğim. İsyankar olmamalıyım, umutkarlık var benim kaderimde. Nereden mi biliyorum? Çünkü bu yolu ben seçtim, çünkü bu hikayenin altında benim imzam var.
      
  Hadi, özgüven kırıntıları duyun sesimi! Gidiyoruz. Yaptığım hatadan dönmeye, ölmeden tekrar doğmaya, imkansıza imkan olmaya gidiyoruz.  Geçmişe seslenmek biçareye bir çare oldu işte. İmkansıza imkan olmayı ben yazdım bu kadere. Beni yaratanın izni dahilinde bu kaderin direksiyonu benim. Yahya Kemal’in Sessiz Gemisi’nin bir yolcusuyum şimdi. Biçare gönüllerden biriyim ben de ama ben farklıyım. Ben ölmeden geri döneceğim, ben o gemiden dönen tek kişi olacağım. Yerimden memnun olmadığımdan değil, demir almak günü gelmediğinden.
      
  Bu gecenin baykuşu geçmişe ötsün öyleyse. Bu gece daha çok hışırdasın yapraklar, daha çok bağırsın gökyüzü. O zaman belki özgüven kırıntıları yahut kalıntılarımın sesini bastırabilir diğer sesler. Bu ruh, hislerinden tekrar doğabilir. Zümrüd-ü Anka’ya kardeş ama farklı bir Simurg efsanesi serpiştirebilir dünyaya. Güzün geldiğini görebilir hatta onu yeni bir şiirle selamlayabilir. Güz onu üşütürse, tüm ruhunu şiirle örtebilir. Kulaklarında şiir mırıltıları… Şiirlere beste oluşturmuş bestekarlar. Sertab Sessiz Gemi’yi seslendiriyor en güçlü notalarla. Güçlü olmayı şiir öğretiyor, güçlü olmayı müzik öğretiyor. Güçlü olmayı hislerin zirvesinde olan ama sesini fısıltıyla da duyurabilen bir his öğretiyor. Egoya düşman, güce dost bir özgüven… Bugüne kadar onun bulunduğu dağlara tırmanmaya çabalarken birçok kez öleyazdım. Olayın etkisiyle kapanan gözlerimi açtığımda kendimi başladığım yerin dahi gerisinde buldum. Gittikçe düştüm. Aslına bakarsak çoğu kez tırmandığımı sandım fakat her böyle sanışımda derin bir okyanusun ortasında uyandım. Egonun rehinesi oldum ben. Her tarafımı egonun güçlü parmaklıkları sardı. Bir süre sonra onları görmez oldum. Körleştim dünyaya. Oysa biraz sabretsem ne kördüğümler çözerdim! O parmaklıkların var olup olmadığından bihaber olduğum büyüsüne kapıldım. Sabrı unutturdu bana. Sadece sabrı da değil. Dürüstlüğü, kibarlığı ve başarıyı da…Sahte başarılarla tanıştırdı beni. Hiç memnun olmadım ama bağlandım. 
  
  Kendimi sahte başarılarla avutmaya alıştırdım. Böyle olmak dışladı beni gerçek dünyadan. Sahte bir diyarı yönettim ben. Sahte diyarların gerçek yöneticisi olunur muymuş hiç? Dünyayı yönetmek; onun sınırlarını aşmak demek, Kaf Dağı’nın ardında yaşayabilmek demek; ama, önce kim olduğunu bilmek gerek, (öz)gür olmak gerek. Öyleyse özüm, özgürüm. Tutsak kaldığım sahte diyarı bir kağıda çizip yaktım. Geriye kalan külleri okyanusa savurdum. Öyle bir hırsla savurdum ki artık çok uzaktalar birbirlerinden. Artık ben egonun tutsağı değilim, o benim tutsağım. Artık avuç içlerimde özgüven parçacıkları saklıyorum. Bu iki kelimenin farkına varabildim, içinde bulunduğum sahteliğin farkına varabildim. Ben artık ruhumun gerçek sahibiyim. Gerçek dünyanın gerçek insanlarına selam olsun!